Geçen Hafta Düşündüklerim

  1. Keyifli bir ofis ortamının en guzel yani, is arkadaslarınız ile is dısında bir sürü konuyu keyifli bir sekilde konuşabilme sansidir.
  2. Sahip oldugum hiçbir şeyi kolay elde etmedim. Ama çok zorluk çektim desem de yalan olur. Her şey dişlinin çarkları gibi sanki…
  3. İnsanlara görgüsüzsün, krosun diye bağıran yaşlı teyzeler görüyorum. Gercekten görgülü bir insan boyle davranır mı acaba?
  4. Hayatim alt üst olur diye endise etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmadıgını? (Elif Şafak- Aşk)
  5. Bugün daha iyi bir insan olacağım.
  6. Su an, senin için hayatının sonu olsaydı, yaşadığın hayattan mutlu olur muydun?

Milyonlara İlham Vermek

Elif Şafak’ın müthiş ilham verici konuşması. Bir Türk olarak gururlandığım ve etkilendiğim bu konuşma, benim hayatımda yeni bir yazılı hedef koymama sebep oldu. Bir TED konuşması yapmak ve milyonlara ilham vermek. Umarım, bu yolda hızla ilerlerim.

Fenerin Şampiyon Olamamasından Çıkardığım Dersler

18 Nisan tarihinde şöyle yazmıştım: Bir Fenerli olarak Beşiktaş’ı yenmemizi ama Bursa’nın şampiyon olmasını istiyorum. Bu kısır döngüden çıkmamızı ve Bursa’yı diğer Anadolu Kulüplerinin izlemesini istiyorum.

Bugün dileğim gerçek oldu ama gerçekten çok üzüldüm. Bayraklarımız ile formalarımız ile Fenerbahçe’de maçın sonlanmasını bekliyorduk, Bağdat Caddesinde tura çıkmak için. Son maçta şampiyonluğu tekrar kaybedeceğimizi pek ihtimal vermiyordum. Fena halde yanıldım ve bu yanılmadan şu dersleri çıkardım:

1- Önemli olan sonuçtur. 33 maç lider de olabilirsin, son anda gerekeni yapmazsan bütün emeklerin boşa gidecektir. Şampiyon olacaksan takımsan son maçta yeneceksin. Nokta.

2- Uzun bir maratonda çok uzun süre iyi durumda olsan bile 2 hafta içerisinde hem kupadan hem şampiyonluktan olabilirsin. Bir yarışta uzun süre lider olmak önemli değildir, önemli olan sonucu getirmektir. Daha doğrusu son maça lider girmek değil, son maçtan lider çıkmaktır kritik olan.

Bu şampiyonluktan sizin çıkarttığınız dersler neler?

Haklı Yere Bağırırsan

Haklı yere bağırırsan haksız duruma düşersin, haksız yere bağırırsan küçük duruma düşersin.
Hele de haksız yere bağırmaya devam edersen…

“Para her kapıyı açar” diyen bir insanın para için yapmayacağı şey yoktur.

Bu hayatta en dikkat ettiğim konulardan bir tanesi kimden nasihat alacağımın kararını vermektir.
Ağzı olan konuştuğuna, herkesin bir konuda fikri olduğuna, bilgi sahibi insan az olduğuna göre hala akıl hocası konusunda arayış içerisindeyim. Kime akıl danışılmaması gerektiği konusunda kesin çizgilerim var:

“Hiç kimseye güvenme “ diyen insanlara asla güvenmem. “Para her kapıyı açar” diyen bir insanın para için yapmayacağı şey yoktur.
Ve bunun gibi birkaç cümlede insanların notunu çok çabuk veririm, belki de geliştirmem gereken özelliklerimden bir tanesi bu. Biraz önyargıya yol açsa da sanırım en efektif yol bu. Daha tanıyacağım çok insan var ve her birisine bu kadar çok vakit ayıramam. Hayatım boyunca Pareto’ya göre davranmayı bir mantık çerçevesinde buluyorum.

Ama kime akıl danışmam gerektiğini ben de çoğu zaman bilmiyorum.

Mutlu Olmak mı, Faydalı Olmak mı?

Özgür (Alaz) ile birlikte bazen öğle yemeklerinde hayattan bahsediyoruz. Ben bu hayatta en önemli şeyin “mutlu olmak” olduğunu savunuyorum. Özgür ise “faydalı olmak” olduğunu savunuyor.

Özgür’ün gerekçesi şu: Mutlu olarak zor bir işi başaramazsın. Örneğin mutlu mutlu bir boks maçı kazanabilir misin?

Benim düşüncem şu:  Tabii ki kazanamazsın ama zaten başarılı olmanın bazı fedakarlıklar gerektirdiğini bilmeden, bazı bedeller ödememiz gerektiğini bilmeden o yolculuğa çıkarsak zaten hüsrana uğramaz mıyız? Ya en başından beri hedeflerimiz uğruna zor zamanlar geçirmeyi göze almışsak, en sonunda gene mutsuz olur muyuz?

Farkındayım benimki daha bencilce bir bakış açısı gibi gözükse de aslında ikisi de aynı sonuca bağlanıyor. Çünkü benim düşünceme göre mutlu olmak ancak faydalı olmakla başarılabilir bir kavram.

Aslında bu soruların cevabı yüzyıllardır Psikoloji Teorileri ile veriliyor. Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok. En bilineni yukarıdaki “Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi” Bana göre bu teorileri en yalın hali ile harmanlayıp, en halk dilinde anlatan kişi Anthony Robbins.  Onun için bu durumu Robbins’in “6 İnsan İhtiyacı” ile açıklayabilirim. Aşağıdaki TED konuşmasını ise mutlaka izlemenizi öneririm.

Bu teoriye göre insanın 6 adet ihitiyacı var.

1. Certainity (Kesinlik) Her insan hayatında bir parça garanti ister. Her ay düzenli para kazanmak, musluğu açtığınızda su akmasının kesin olması gibi. En temel insan ihtiyacı budur.

2. Variety (Çeşitlilik) Eğer insan hayatında her şey çok fazla garanti olursa, o zaman sıkılmaya başlar. Ne zaman ne olacağı, ne davranışta bulunursa ne sonuçlar alacağı belli olan insan, bu rutinden bunalır. Burada hayatına bir renk getirmek ister. İnsanı mutlu eden şey ise bu garanti ve çeşitlilik dengesinin iyi kurulmasıdır.

3. Significance (Önemlilik) Daha sonra en çok önem arz eden şey insanın kendisini önemli hissetmesidir. Konuştuğunda dinlenmesi, soru sorduğunda cevap verilmesidir örneğin.

4. Connection / Love ( İnsanlar ile iletişimde olma / Aşk ) Bir topluluğun parçası olmak, aidiyet gibi kavramlar burada devreye girer. Gene en insani ihtiyaçlarımızdan birisi aşık olmak ve insanlarla iletişim kurmaktık.

5. Growth ( Büyümek ) Daha iyisi olmak, becerilerimizi geliştirmek, belki bir yabancı dil öğrenmek, olduğumuz yerde saymamak ve iki günümüzün birbirinden farklı olması.

6. Contribution ( Katkıda Bulunma, Faydalı Olma ) Değerli bir şey uğruna birçok şey feda etmek, kısacası bir amaç uğruna adanmak. Dünyayı bulduğumuzdan daha iyi bir yer yapmak. Ülkedeki eğitim seviyesini arttırmak. Hastalıklardan daha az kişinin ölmesini sağlamak gibi…

Bu Faydalı Olma ihtiyacı çoğu kişiye dostluk, barış, kardeşlik kelimeleri gibi “geyik” gelir. O seviye, sadece diğer ihtiyaçları karşılanmış bireyin düşünebildiği, üzerine sorumluluk aldığı seviyedir. Eğer böyle kavramlardan bahseden birilerini tanıyorsanız, onlara sıkı sıkı sarılın. Çünkü o kişiler Dünya’yı değiştirme ya da en azından deneme ihtimali en yüksek olan kişilerdir.

Hayatın Anlamı

Bugün Kaan Sezyum’dan okudum Hayat ve Anlamı’nı.  Ne olursa olsun mutlu olabilmek üzerine çok acı tecrübelerin sebep olduğu müthiş bir yazı. Kulağıma küpe olsun. Özellikle şu satır:

“Hayatımızın anlamı anılarımızmış, onu fark ediyorum bi kez daha. Güneş doğuyor, güneş batıyor, haberlerde saçma sapan şeyler…”

Ve sonrasında ufak şeylere nasıl anlamsızca canımızı sıktığımızı anlatıyor. Herkes okusun, paylaşsın, ders alsın. Ve geç oldu biliyorum ama şahsen hiç tanışmasak da tanımyormuş gibi hissettiğim Sezyum’un başı sağolsun : (

Verimlilik mi, Etkinlik mi?

“Efficiency is doing things right; effectiveness is doing the right things.” -Peter Drucker

Yani Türkçesi: Verimlilik, işleri doğru yapmaktır, etkinlik (etkin olma) ise doğru işleri yapmaktır. Peter Drucker.

Benzer bir şekilde “Lider doğru işleri yapar; Yönetici işleri doğru yapar” sözü ile çok yakın cümleler.

Bugüne kadar verimliliğin en önemli şey olduğunu düşünüyordum. Oysa verimlilikten daha önemli bir kavram var, ondan daha önce gelmesi gereken: Etkinlik. Önce doğru işleri yapmalıyız ki verimliliğin bir anlamı olsun, değil mi?

Bu iki kavram arasındaki fark yönetici ile lider arasındaki fark kadar açık…

Küçük Şeylerden Mutlu Olmak

Hayatta küçük şeylerin farkına varmak isterim hep. Ufak şeylere üzülmeyi değil, ufak şeylerden etkilenmeyi, onlardaki sıradanlığı keşfetmeye çalışırım. Ve keşfettikçe mutlu olmaya. Bu yüzden 1000 Muhteşem Şey Bloğunu çok seviyorum. Her gün ufak ama muhteşem bir şey okuyorum orada. Bazen bir arının bal yapmasını, bazen çocukluk arkadaşının numarasını hala hatırlamayı bazen de yeni bir klavye kısayolu öğrenmedeki muhteşemliği. Bunlar o kadar sıradan bir o kadar da muhteşem şeyler ki…

Bugün gene harika bir şey var listede. Dalgaların ayaklarını kuma gömmesine izin vermek.  Hatırlattığı için 1000 kere teşekkür ederim bu bloğa. Yazı özlemişim, denizi özlemişim, sahili ve yaza dair muhteşem ne varsa…

1000 Kişilik Bir Hayal

Benimle kitap okur musunuz etkinliği ve Düşün Taşın Kulübü her zaman gönülden destek verdiğim bir organizasyon. Daha önce de 13 Saniye’yi yazmıştım. Bu organizasyonda da gençler 13 Saniye gibi kitap okumanın önemine dikkat çekiyorlar. Bunu da şöyle yapıyorlar: Bir grup hayalci genç bir mekanda toplanıyor ve herkes kitabını açıp okumaya başlıyor.

Bu eylemlerinin(!) en önemlilerinden bir tanesi de yarın gerçekleşecek. 1000 kişi ile aynı anda kitap okuyarak Guiness’e güçlerini gösterecekler. Katılmak isteyenler 21 Şubat 2010 Pazar, saat 12.00-14.00 arasında Bayrampaşa Spor Kompleksinde bu gençşere katılabilir. Ayrıntılı bilgiyi Selim Çavuş’un bloğundan ve Dusuntasin.net’ten alabilirsiniz. Herkese bol okumalar, güneşli cumartesileri :)

Kim Olduğunuzu Yaptıklarınız Belirler

Siz ikinci dereceden işlerle uğraşacak birisi değilsiniz.

Bir asistan, bir idareci, ayak işlerinde kullanılan biri de değilsiniz.

Siz yetenekli bir insansınız. Aileniz ve toplum için önemli bir değersiniz.Bir şirkette fark oluşturacak kişisiniz.

Etki meydana getirmeye, arkanızda bir miras bırakmaya, seçkin işler çıkarmaya gücünüz var.

Siz kesinlikle sıradan değilsiniz.

Doğrusu siz dikkate değersiniz.

Şimdi acele edin. Kendinizi (ve bizleri) hayal kırıklığına uğratmayın.

Yukarıdaki yazı Seth Godin’in “Büyük Mor İnek” kitabının girişinden. Bu yazıyı her sabah kendinize okuyarak başlasaydınız, hayatınız daha farklı olur muydu? Peki ya Mor İnek’i ve Büyük Mor İnek’i okumadıysanız neler kaçırdığınızın farkında mısınız?

Canınız Sıkılınca Ne Yaparsınız?

Savaş Hoca’mın “Hani İçinizden Hiçbir Şey Yapmak Gelmez Ya” yazısını okuyunca ben de kendi listemi oluşturdum. Canım sıkılınca ne yaparım listesi. Aslında, kendime haksızlık yapmayayım, benim canım neredeyse hiç sıkılmaz. O aşamaya gelmeden önce mutlaka önlemimi alırım çünkü. İnternette gezmeyi çok tercih etmem. Ruh halimi değiştirmek için daha fiziksel bir şeyler yapmak gerektiğine inanırım. Aksi halde canım bilgisayar başında oturarak daha da sıkılabilir. “Emotion comes from motion” ( Duygu hareketten gelir) sözünün doğruluğuna inanırım. Neler yaparım peki?

1. Eski dostlar ile görüşürüm. (Özellikle beni bu modumdan çıkaracak, komik ve pozitif olanlarla)

2. Yeni insanlar tanırım, sohbet ederim, daha çok dinlemede kalırım, yeni  bilgiler edinirim.

3. Cem Yılmaz izlerim.

4. Blog yazarım.

5. Hayal kurarım, planlama yaparım. Hayatımın 5 sene sonra neye benzeyeceğini düşünürüm.

6. Yemek yerim, atıştırırım, abur cubur, çikolata ne bulursam

7. Sahilde yürüyüşe çıkarım, kitap okurum.

Aklıma ilk gelenler bunlar. Siz canınız sıkılınca kendinizi daha iyi hissetmek için ne yaparsınız?

Zengin Olduğumda…

Süreyya Ciliv’in bloğunda Bill Gates’in ilham verici sözlerine rastladım: “Dünyanın en büyük servetini elde etme şansım oldu. Fakat ilk günlerden itibaren söylediğim gibi bu servetin hepsini dünya çocuklarının sağlığına ve eğitimine adayacağım.”
Yani kendi çocuklarına bırakmıyor. Kendi ailesine bırakmıyor. Kendi şehrine bırakmıyor. Kendi ülkesine bırakmıyor. Dünyanın çocuklarına bırakıyor. Bu inanılmaz bir insanlık örneği. Bu yüzden kendisi eşsiz bir insan.
Bir gün çok zengin olduğumda servetimin büyük kısmını -Bill Gates’den bir farkla- ülkemin çocuklarının sağlığına ve eğitimine harcayacağım. Türkiye’nin çocuklarının bu fonlara daha çok ihtiyacı var. Bu da kendime verdiğim bir söz olsun buradan. O zaman geldiğinde sanırım kendime başarılı diyebilirim.

Biz Sizi Tatmin Olmayasınız Diye Yetiştirdik!

Bir arkadaşım Türkiye’nin en iyi okullarında okumuş, şimdi de en güzide şirketlerinden birinde çalışmaktadır. Bir gün iş ile alakalı bir konuda Hocasına dert yanar.

Hocasının cevabı çok nettir: Böyle hissetmen çok normal. Çünkü biz sizi tatmin olmayasanız diye yetiştirdik.

Tatmin olmamak başarıların sebebi midir yoksa mutsuzluğun temeli midir?

Tatmin olmayıp o hızla bir şeyler yapmak, harekete geçmek midir hedef, yoksa tatmin olduğun için daha motive çalışmak mı?

Özetle, iyi bir şey midir, kötü bir şey midir tatmin olmak? Karar veremedim…

Ve bir çalışanı ne tatmin eder?

2009 Yılı Benim Açımdan Nasıl Geçti?

Benim için o kadar ilginç ve bir o kadar da güzel bir yıldı ki 2009. Çok kısa 5 maddede bunu özetlemiştim ama kendime not olması için daha uzun bir yazıya dönüştürmeye karar verdim. Böylece artık 2009′un nasıl geçtiğini hatırlamam gerektiği zaman bloğuma bakmam yeterli olacak. 2009 yılı önemliydi, farkında mısınız bilmem ama 2000′li yıllar geride kaldı, aynı 80′ler, 90′lar gibi. Peki neler değişti bu sene hayatımda?

Geçen sene bu zamanlar bir ihracatçıydım. İşin gene pazarlama tarafındaydım ama tamamen farklı bir sektörde farklı bir kariyere doğru yol alıyordum. Daha sonra yılın ilerleyen zamanlarında proje bazlı olarak Adobe’de çalışmaya başladım. Adobe gibi uluslararası bir şirkette çalışmak, freelance olmak çok zevkliydi. Burada çok güzel tecrübeler edindim ve çok güzel dostlar. Bu kişilerden çok şey öğrendim.

Freelance olduğum 6 aylık dönem yaz aylarını da kapsıyordu. Uzun zamandır ilk defa rahat bir yaz tatili geçirdim. Akdeniz sahillerinde güneşin tadını çıkardım, bol bol yüzdüm.

Ve Aralık ayının başında Özgür Alaz ile çalışmaya başladım Promoqube’de. Bir şekilde Sosyal Medya’nın içinde olacaktım ama doğru zamanı ve yeri bekliyordum. O yeri bulduğuma inandığım anda da değişiklik kararını verdim.

Bol bol kitap okudum bu sene. Boş vakitlerimi iyi değerlendirdim. Yeni güzel alışkanlıklar edindim. Kişisel gelişimime önem verdim. Güne başlarken kendi kendimi motive etmeyi öğrendim. Uzun vadede hayatıma en çok etki edecek değişikliklerden birini gerçekleştirdim.

Müzik konusunda daha tutucuydum.”Female Fronted Gothic Rock” tarzının dışında listeme gene farklı bir müzik giremedi. Her gün hiç sıkılmadan, bıkmadan aynı şarkıları dinledim. Çoğunlukla Epica ( Albüm sayfamın fon müziği ) Evanescence ve Within Temptation. Bu sene İzmir’e gelen Epica Konserine gidemedim, en büyük pişmanlıklarımdan biri bu oldu. Onun yerine Rock’n Coke’a gittim, o zaman da gayet rock müziğe doyduk.

Blog listemi çok kez değiştirdim bu sene. Ana bilgi kaynağım Friendfeed ile birlikte RSS oldu. Bu listeye birçok yeni eklemeler yaptım.

Bu sene çok ilişki geliştirdim. Birçok dost edindim, yüzlerce insan tanıdım. Likemindları ve e-tohumları elimden geldiğince kaçırmadım. Orada çok harika insanlarla tanıştım.

Paylaşıma önem verdim.Bloğuma özen gösterdim, yeni domain’ime taşındım. Bloğum BloggerV tarafından “Ayın Bloğu” seçildi,  PC NET tarafından “En İyi 50 Blog” arasında gösterildi. Mutlu oldum, gururlandım. Webrazzi’ye güzel makaleler, analizler yazdım. Bu yazılar onbinlerce kişiye ulaştı. Friendfeed’de düzenli olarak yararlı paylaşımlarda bulundum. Bütün bunlar beni 2009 yılında en çok takip edilen kişilerin arasına soktu. Şaşırtıcı bir gelişmeydi, onbinlerce kişi yazılarımı okumaya, beni tanmaya ve yazılarımı beğendiklerini söylemeye başladı.

Birçok hedefim vardı bu sene. Bunlardan bazıları ömür boyu hedeflerdi. ( mutlu olmak, öğrenmeyi hiç bırakmamak gibi) bazıları uzun vadeli hedeflerdi ( Dünya’yı değiştirmek gibi) bazıları da kısa vadeli hedeflerdi. Bunların gene bazılarını gerçekleştirdim bazılarına daha uzun vakit vermem gerektiğini anladım.

Nefesimi kesen birçok an yaşadım bu sene. F1 pistinde hızlı arabalar kullanmak gibi, ya da sadece sahilde oturup düşünmek, heyecanlanmak, birisine yardım ettiğimde yüzünde oluşan gülümsemeyi görmek gibi. Temelde hiçbiri birbirinden farklı değildi, hayatı hayat yapanın anlar olduğuna daha çok inandım.

Sosyal sorumluluk projelerine az da olsa zaman ayırdım. Türkiye’nin En Başarılı Gençlerinin seçildiği TOYP projesine elimden geldiğince yardımcı olmaya çalıştım. Hayatımı değiştiren kitaplar arasında gösterdiğim Muhammed Yunus’un “Banker To The Poor” da anlattığı mikro-kredi başarı hikayelerinin Türkiye versiyonlarına yardımcı olmak için gönüllü oldum. Bu sene Sarper’in liderlik ettiği bu projenin temeli oluşturuldu. 2010 yılı ise bu projede daha çok ilerleme sağlayacağımız bir yıl olacak.

Futbola daha az zaman ayırdım bu sene. Fener maçlarını seyrettim ama hiç futbol yorumu dinlemediğimi fark ettim. Fenerbahçe’de oturmama rağmen stada hiç gitmedim. Bir de haberleri izlemeyi bıraktım. Zaten ilgimi çekecek haberleri ulaşabildiğim için tek kaybettiğim daha az cinayet haberinden haberdar olmak oldu. Genel olarak TV izlemeyi bıraktım zaten. Televizyon bizim evde daha çok ama televizyon kanalları daha az açılır oldu.

Diziler (özellikle Amerikan dizilerine) çok vakit harcadım bu sene. Pişman değilim. Hemen hemen hepsinden inanılmaz zevk aldım, çok şeyler öğrendim. Birçok diziyi bitirdim ve son yayınlanacak bölümleri beklemeye başladım. Bunlar diziler Lost, Heroes, Prison Break, Fringe, Flashforward, Misfits, V, Tudors ve Lie To Me. Hepsi çok zekice tasarlanmış diziler olsa da Mentalist ve Lie To Me’yi en azından öğrendiğim bilgi bakımından ayrı tuttum. Gözlem düzeyleri üst düzey olan, bir bakışıyla her şeyi çözen, çok zeki adamların başrolde olduğu dizileri hep çok sevdim. Yakın zamanda Psych’a başladım. Sanırım onu da çok seveceğim.

Picture 9Sağlığıma dikkat edemedim bu sene. O da bu sene beni idare etti, bu duruma içerlemedi. Gene düzenli spora başlayamadım.Haftanın bir günü oynadığımız halı saha maçları hariç. Ali Kaya’nın bana “halı saha maçı yapalım mı” mesajı ile başlayan, benim de görevi İsmail Demirayak’a devretmem ile devam eden süreç kısa sürede çok yol aldı. Bu halı saha maçlarının çok kısa zaman içinde 7 takımlı FF Master League’ye dönmesi beni inanılmaz şaşırttı. Eğlence için başladığımız bu maçlar yakında hakemli, sistemi olan birer lig maçına dönüşebilir. Burada İsmail’in inanılmaz eforu var, her şeyi ile kendisi ilgilendi. Halı sahaya servislik görevini bile.

Bir de unutmadan, gene düzenli aralıklarla Masa Tenisi Turnuvaları yaptık. O maçlar da çok zevkliydi.

Ufak şeyleri daha az kafama taktım bu sene. Sinirlenmenin çoğu zaman bir yararı olmadığını öğrendim. Olumlu düşünmenin proaktif davranmayla inanılmaz sonuçlar ortaya çıkardığına şahitlik ettim. Çok hata yaptım bu sene, hatalarımı telafi etmek içinse çok uğraştım. Her açıdan inişli çıkışlı bir seneydi. Heyecan her daim yüksekti. Planlı bir koşuşturma içinde geçti. Geçmiş senelerdeki gibi işin rutinlerine kaptırmadım kendimi, rüzgar nereden eserse ona göre davranmadım. Önceliklerimi belirlediğim ve onlara göre yaşamaya başladığım bir yıl oldu 2009. Değişmekte zorlandım. Hayatın detaylarına daha çok dikkat ettim bu sene. Ufak şeylerdeki mutluluk denirdi ya hep, onun ne olduğunu anlamaya bir adım daha yaklaştım. Hayatı bu sene daha farklı gözlerle görmeye başladım. Bir de fark ettim ki, bu sene hiç sıkılmadım. “Canım çok sıkılıyor” cümlesini bir kere bile kullanmadım. Kimsenin “sıkı can iyidir, çabuk çıkmaz” espirisini yapmasına fırsat vermedim.

Keyifle yemek yedim bu sene, gereğinden çok fazla. Kendimi neredeyse hiç frenlemedim. Kameralara hep ağzım dolu yakalandım. Dostlarımla, ailemle, arkadaşlarım ile keyifli sohbetler yaptık. Gene o keyifli sohbetlerden biri ile yemek masasında 2009 yılını kapattık. 3,2,1… Hepimize uğur getirsin 2010, Hoş geldin, sefalar getirdin.

←Önceki